bir U2 konser yazısı

Nasıl derler sizin orda, “Konser Günlüğü” mesela….
Eğer 30 üstüyseniz, 90’lı yıllardan beri birçok konsere gittiyseniz, yaşayabilecekleriniz ya da görebilecekleriniz hakkında fikir sahibisinizdir. Festival tarzı şeylerden çok hoşlanmıyorum, ben daha ziyade sevdiği grubu – kendisi gibi sadece o grupla ilgilenen insanlarla – uzun uzun seyretmeyi sevenlerdenim.
U2 ile ilgili düşüncelerim de kendimi bildim bileli aynıdır. Sevmek ya da sevmemek bir yana, iyi müzik yaptıklarını inkar edemezsiniz. Gerçi bu ülkenin insanı sevmediği her şeye “iğrenç” demeye meyillidir. Özellikle müzik konusunda mazallah politik görüş falan savunur gibi kutuplaşır. kimse kusura bakmasın ama müzik konusunda nesnel yorumlamalar yapamayacak kadar kıtız.  Küçükken uğraşırdım bunlarla, artık belediye baksın diyorum. Zaten U2 sevmeyenler de sanırım en fazla 5 şarkısıyla bu kanıya varmışlardır. İlginçtir ki, sevdiğini söyleyenler de muhtemelen 5 şarkı ile bu kanıya varmıştır. Aslında insanların o derece yabancı olduğu bir grup. Ben iki gruba da aslında sağda solda kalmış ve duysanız çok seveceğiniz şarkıları vardır demek isterim. Please gibi, Staring at the Sun gibi, In a little While gibi.. Hele Acrobat gibi… Ancak bu başka bir konu.. 

Konseri duyduğum andan beri gideceğimi biliyordum. Olimpiyat Stadı olayını duyduğum zaman ise “olsun, en fazla orda kalır dönemem” dedim kendime. Nitekim nerdeyse o da oluyordu, az sonra… 
Bono’ya gelince, ben oldum olası muhteşem bir yorumcu olduğunu düşünürdüm. Miss Srajevo’yu İstanbul konserinde canlı dinleyip de bu yoruma katılamayan olmayacaktır tahminimce. Olayın aktivist boyutuna gelince.. Aktivist kelimesini duyunca bile gülesim geliyor, hiç olamadım. Yani ayıpsa ayıp yapacak bir şey yok, aktivist bir yana ben deaktivist bile olabilirim.. Ama  insanların istediği gibi düşünüp konuşup yaşaması gerektiğine inanıyorum. Türkiye’deki insan haklarına falan ettiği yorumlara kıl olanlar, sanırım Sollingen olayından sonra Almanya konserinde Bono’nun “sıradaki şarkıyı öldürülen Türk kızları ve anneleri” için çalıyoruz deyip ONE çaldıklarını hatırlamıyorlar. Ama önemli değil, biz bu toplumsal ikiyüzlülüğe ve işimize göre yorumlama işine alışığız. Tüm bu bakanla köprüde yürüme, başbakmayanla görüşme işleri hakkındaki tek yorumum “vay be amma tantana, neyse konser gelse de izlesek” oldu. Yani umrumda değil sayın okuyucu. Samimi bulmak ya da bulmamak konusu da umrumda değil, ben gidip “vertigo”yu izlemek istiyorum, o kadar. 
Ve konser sabahı bir feribota atlayarak, ipodumu evde unutarak, sırt çantama attığım şemsiye ve yağmurluk ile İstanbul’a yollandım. İlk akıllıca hamle konser alanına Yenibosna üzerinden ulaşmak oldu. Otobüsler bekliyor, muavin bağırıyor “haydiiii uuuuu ikiii konserine gidiyoruuuz” Gerçi oraya en akıllı ulaşım sanırım helikopter falandır, ya da Bulgaristan’dan daha rahat gelebilirsiniz. O devasa şeyi oraya yapan zihniyeti ise anlamazdım, gidip görünce daha da anlamaz oldum. Ben diyeyim bozkır gülü siz deyin at üstünde kelebek… Yanına gelince bile içine girmek için yarım saat yürümek durumundasınız. Çevresinde “hiçbir şey” yok. Nerdeyse yol bile yok. Orda es kaza kalsanız, ölürsünüz yani o derece. 
Saat 13.30 gibi ulaşılan mekanda 120 küsürüncü kişi olarak damgalanıp havuz misali bir yerde sıkışıp tepişmeden yerlere yayılmak suretiyle beklemeye başladım. Önde olmanın en güzel tarafı da bu, tuhaf havuz kılıklı alanlarda etrafınız çevrili bekliyorsunuz. İzdiham olmayacağını biliyorsunuz, o alana kimsenin girmeyeceğini de.. Dört saat bekledik. Ne kadar çok yabancı var, anlatılmaz. Bir de yanımdaki 3 kişiden feyz alarak söylüyorum, Portekiz’e yerleşme kararı aldım. Hatta tüm hatun kişilere tavsiyem, Portekiz’e gidin, burada boşuna uğraşmayın. Neyse, bu da başka bir yazı konusu. İrlanda’dan gelen bir grupla konuştuk epey, en son Dublin konserine 86000 kişi geldi diyorlar, burada hayatta olmaz diyorum. Konser mekanı absurd, günlerden Pazartesi ama gene de tahminimden kalabalık oluyor. Saat 7 gibi boş görünen tribünler ancak 8’den sonra doluyor. Sanırım geç gelenler, ciddi bir trafik çilesi çektiler. 
İçeri girdiğimizde saat 6’ya geliyor. Inner circle denen yere rahatlıkla giriyoruz. E burası sahne önü diyorum, cidden de bu kadar dibinde olmayı beklemiyordum. Dışardaki tozdan kurtulma sevinci olsa gerek, herkes anında yere oturuyor. Saat 8’e kadar da kalkmadık, iyi oldu. Sahneyle armadaki tek şey beş adet Japon kadın. Kısa boylu insanları çok sevmezdim, o geceden sonra hasta oldum. U2 tam da önümde olacak.
İçerde yiyecek ıvır zıvır var ama karton bardaktaki birayı 10 liraya alan fazla yok. Gene de yanında kendi viskisiyle falan gelenler çok. Stadyumdaki grup profiline bakarsak, referandumdan hayır çıkacak, demedi demeyin 🙂
Saat 7’de düğmeye basılmış gibi yağmur başlıyor. Kimseden tık yok, hemen şemsiyeler açılıyor, insanımız tedbirli. Saat 8’de aynı düğmeyle kesiliyor. O devasa ekran tam tepemde, neler olduğunu görmekte zorlanıyorum. Bu arada demeden geçemeyeceğim 360 denince sahneyi dönüyor sanan insanlar o kadar çoktu ki, sanırım sahne sabit kalınca epey üzüldüler. Tribünde oturmanın tek avantajı o olabilir, şovu bütünüyle görmek. Ben resimlere bakınca şaşırdım, vay tepemde bunlar mı olmuş diyerek. Yine de tercihim her zaman sahneyi yakından görmek olmuştur, olacaktır.
Snow Patrol sahneye 8.30’da çıktı. Seveni de tanıyanı da pek yok. Hatta yanımda adamları kötüleyip duran bir adama “pardon ama onlar epey ünlü bir indie” grubu diye sataştım, sanırım epey sinirli söylemişim, tırstı ve sustu. Sahnede tam olarak yarım saat kaldılar. Son şarkıları Chasing Cars’ı U2 crew ile birlikte söylediler, muhteşemdi.Snow Patrol gider gitmez ufak büyüklükte bir Çin ordusu kadar insan sahneyi U2 için hazırlamaya başladı.
Saat tam da 10 olduğunda Space Oddity duyulmaya başladı. Biliyoruz ki onunla çıkacaklar. Herkes bağırıyor, ama nerde bu adamlar, kafamı kaldırdım ekranda yürüyor görünüyorlar. Sonra anladım ki arkadan geliyorlar. Yaşasın 360 diyorum başka da bir şey demiyorum. İlk şarkı Beautiful Day, çok sevdiğim bir şarkısı değil aslında. Ve tam 2 saat boyunca 25-26 şarkıyı muhteşem bir görsel şovla sunuyorlar bize. Yılda beş kere izleyebileceğiniz bir Serdar Ortaç konserine ortalama 80 lira falan veren zihniyet 50 liradan başlayan ve en önden seyretmenin maliyeti 100 lira olan bir U2 konserine pahalı demesini de anlamıyorum.
Bana en keyif veren yorumlar, Miss Sarajevo ( ne ses varmış sende be Bono ) , In a little While, Elevation, I Still Haven’t Found What I’m Looking For ( inanılmaz bir seyirci korosuydu, unutulmayacak ) Vertigo, Get on Your Boots, One ( inen kocaman bir küreden yansıyan ve stadın her köşesine giden ışıklar ve mavilikle kendinizi gerçekten yalnız ve özel hissedip dalabiliyordunuz anılara falan ) , Moment of Surrender, ve her ne kadar Zülfü abimizin egosundan ve sesinden çok hoşlanmasam da muhteşem seyirci korosu ile unutulmayacak Yiğidim Aslanım olmuştur. 
İki kere bis oldu, en sonunda Bono çıktı “şu an bitsin” dedi ( Türkçe ) ve dağıldık. O kadar basit oldu yani konserin sonu.
 
Çıkışta bir izdiham falan yok. sadece mahşeri bir kalabalık ağır ağır yürüyor. Ama nereye yürüyoruz bilen yok. Toplu taşımayla gelin diye bağırıp duran organizasyona belli ki güvenen çok. Arabalı bir kalabalık yok. Toplu taşımaya tamamen önsezilerimizle 50 dakikalık bir yürümeyle ulaşıyoruz. Koca bir alan bir sürü minibüs inanılmaz bir otobüs kuyruğu. O kuyrukta beklerseniz muhtemelen sabaha karşı sıra gelir. Saat zaten 01.30 olmuş. Bir minibüse atlıyorum ama minibüsçü tuhaf bir adam, tartışıyoruz, topluca sinirlenip iniyoruz. Minibüsçünün tıkadığı trafikte duran bir Yenibosna otobüsünün kapısı açık. Atlıyorum ve basamağa oturuyorum benden sonra üç kişi daha geliyor, zaten bir kişi daha fazla gelemez yer yok. İşte o dönüş otobüsü gerçekten eğlenceli. Şoför muavine kızıyor “konser konser dedin al sana konser, ot vardı gelecek” tüm otobüs gülüyor. Zaten sarhoş sayısı çok, dolana dolana Yenibosna’ya varıyoruz. saat 02.15 gibi… Adamın biri nerden geldin diyor, Bandırma diyorum, şaşırıyor. Kendisi Bostancı’dan gelmiş. “Senden daha önce varacağım evime” diyorum, epey gülüyoruz.
Bundan sonrası herkesin evine ulaşma serüvenidir. Ertesi gün yazılanları okuyorum, Halkalıya yürüyenler olmuş staddan. Hiçbir sorun olmasa bile ulaşımı bu kadar zor olan bir yerde bir de onbinlerce insanın maruz kaldığı organizasyonun ulaştırma çilesini ekleyin, gerisini siz düşünün. Ben ulaşım konusunda şanslıydım. Sabah evime ulaştım. Geriye “I am One” bilekliği, bilet, ıslak bir şemsiye, bol bol fotoğraf, inanılmaz bir “haz” kaldı. Aynı çileyi gene çekeceğimi bilsem, gene giderim dedirtecek kadar yoğun bir haz.
Yazan: AlmostHuman

ALAKALI POSTLAR

Bir cevap veya yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir